Evrenin Genişlediği Nasıl Keşfedildi? Evrenin Genişlediğini Kim Buldu?

Evrenin genişlemesi olgusu, bugün hepimizin az ya da çok aşina olduğu bir konudur. Tam olarak nasıl ve neyin içine genişlediği gibi sorular günümüzde hala tartışılmakta olsa da evrenin bir şekilde genişliyor olduğunu biliriz. Bu o kadar önemli bir keşifti ki insanlık tarihi boyunca sahip olduğumuz bütün algılarımızı, evren hakkındaki inançlarımızı yerle bir etmişti. Çünkü evrenin genişleyen bir yapıda olduğu keşfedildikten sonra bunun, bilimsel olmanın yanı sıra dini ve felsefi sonuçları da olmuştu. Bu tartışmalar günümüzde de halen devam etmektedir.

Evrenin genişlediği olgusu kendi başına muhteşem bir bilimsel keşifken, evrenin genişlediğinin nasıl keşfedildiğine ilişkin tarihte yapılan çalışmalar da bir o kadar hayret vericidir. Bu keşif yolculuğu, uzun ve zorlu bir süreçti. Aynı zamanda da birçok farklı disiplinden gelen, onlarca bilim insanının çalışmalarıyla mümkün olmuştu.

1915 yılında Albert Einstein, evrenin dokusunu ve temel gerçekliğini ortaya koyan Genel Görelilik Teorisi‘ni ortaya attığında, bu denklemler evrenin genişliyor olabileceğine işaret ederken, Einstein bile kendi denklemlerine inanmamıştı. Bir diğer ifadeyle evrenin genişlediği ihtimalini düşünmek bile istemiyordu. Çünkü bu, insanoğlunun sağduyusuna ve evren hakkındaki felsefi görüşlerine de ters bir olguydu aslında. Ünlü astrofizikçi Neil deGrasse Tyson’ın, “Evrenin size anlamlı gelmek gibi bir yükümlülüğü yoktur.” sözünde olduğu gibi insanlar kabul etse de etmese de evren işte buydu; genişliyordu.

Atatürk’ün de “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, bilimdir ve fendir.” dediği gibi buradan bilimin, evren hakkındaki temel gerçeklikleri ifade etmede en doğru ve kesin yol olduğunu bir kez daha görüyoruz aslında. 16.yüzyılda yaşamış Galileo Galilei, Dünya’nın kendi ekseni etrafında ve Güneş etrafındaki yörüngede döndüğünü kanıtladığında bu keşif, evrenin işleyişi hakkındaki algılarımızı derinden sarsan tarihteki ilk keşifti belki de.

Ama insanoğlu işte, yüzyıllar boyu süregelen inanışları terk etmesi o kadar da kolay değildir. Çağlar boyunca Dünya’nın evrenin merkezinde sabit durduğuna ilişkin kilisenin de desteklediği bu “kutsal düşünceye” karşı gelen Galileo, dine aykırı gelen fikirlerinden dolayı dini mahkemelerde yargılanmak zorunda kalmıştı. Fakat Galileo, insanlar istese de istemese de bilimin doğruyu söylediğini, insanların önyargılarından bağımsız olarak dünyamızı açıkladığını şu sözlerle ifade ediyordu:  “Eppur si muove” yani “(Dünya) yine de dönüyor”.

Evrenin genişlediğinin nasıl keşfedildiği sorusuna gelirsek, bu süreçte bilim insanları, aslında evrenin genişlediğini keşfetmek amacıyla bu keşfi yapmamışlardı. Daha ziyade gökyüzündeki nebulaların(bulutsuların) mesafelerinin ölçülmesi, Doppler Etkisi ve Sefe(Cepheid) Yıldızlarının parlaklık-dönem ilişkisi gibi yöntemler, bilim insanlarının evrenin genişlediğini keşfetmesine yol açmıştı. Bu süreçte asıl amaç, gökyüzündeki galaksilerin( o dönemde galaksiler, bulutsular olarak adlandırılıyordu) ya da uzak yıldızların Dünya’ya olan mesafelerini ölçmekti. Evrenin genişlediğinin keşfedilmesi ise bu çalışmaların bir sonucu olmuştu.

20. Yüzyıldan Önce İnsanların Sahip Olduğu Evren Anlayışı

1840 yılında Friedrich Bessel, gökyüzündeki 61 Cygni yıldızının mesafesini, “paralaks” denilen bir yöntemle keşfetmeyi başarmıştı. Ölçümlerine göre bu yıldız, 10 ışık yılı kadar uzaktaydı. Bu çalışma, tarihte yıldızların ne kadar uzakta olabileceğine ilişkin astronomlara somut bir sayısal değer veren ilk çalışmaydı. Evren, geçmiş zamanda yaşayan insanların sandığı kadar da küçük bir yer değildi galiba. 10 ışık yılı, insanlığın kat edemeyeceği kadar uzun bir mesafe olup, gökyüzünde daha uzakta olan yıldızların da var olduğu düşünülürse evren denilen yer, akıl almaz bir büyüklükte olabilirdi.

Görsel: Gökyüzündeki diğer sarmal bulutsuların da başlı başına birer galaksi olduğu keşfedilene kadar insanlar, Samanyolu Galaksisi’nin evrendeki tek galaksi olduğunu düşünüyordu.

O dönemlerde insanların evren dediği yer ise Samanyolu Galaksisi’nden ibaretti. Galaksimiz, evrendeki tek galaksi ve evrenin ta kendisiydi. Gökyüzünde görülen bütün yıldızlar ve bulutsular, Samanyolu’nun içinde bulunuyordu. Ancak bazı bulutsular vardı ki bunlar diğer bulutsulara göre tuhaf denilebilecek bir yapıdaydı. Teleskopla bu bulutsuları gözlemleyen astronomlar, onların içlerinde yıldızların olduğunu görüyordu. Bu yönüyle bulutsular, galaksimizi andırıyordu sanki. Acaba onlar da tıpkı Samanyolu gibi bir galaksi olabilir miydi?

Bu düşünceyi belki de ilk dile getiren, 18.yüzyılda yaşamış Alman filozof Immanuel Kant’dı. Kant’dan önce 1750 yılında Thomas Wright, galaksimiz olan Samanyolu’nun yıldızlardan, gezegenlerden ve bulutsulardan oluşan devasa dönen bir disk olduğunu öne sürmüştü. Kant bu teoriyi okuduktan sonra, gökyüzündeki bazı bulutsuların da galaksimiz gibi “gökadalar” olabileceğini iddia etti. Sönük, küçük nebulalar ona göre tek başına birer galaksi ya da kendi deyişiyle gökadaydı. Ancak gökyüzündeki bazı bulutsuların Samanyolu gibi birer galaksi olduğunu kanıtlamak çok da kolay değildi. Çünkü o bulutsuların ne kadar büyük olup olmadığını belirlemek için mesafelerinin de bilinmesi gerekiyordu.

İçinde yaşadığımız evrenin nasıl bir yer olduğunu anlamaya çalışan diğer bilim insanı ise Uranüs’ün kaşifi William Herschel’dı. Herschel 1700’lü yılların sonunda bilimsel yöntemlerle evrenin boyutunu belirlemeye çalışmıştı. O zaman dünyanın en büyüğü olarak bilinen teleskobuyla, gökyüzündeki yıldızların dağılımının çoğu bölgede eşit olduğunu varsaydı. Buradan yola çıkarak Herschel, gökyüzünde bu kadar çok yıldızı barındırabilmesi için evrenin ne kadar büyük olması gerektiğine ilişkin tahminlerde bulunmuştu. Herhangi kayda değer bir sonuca ulaşamamakla birlikte Herschel, teleskobuyla bazı sarmal bulutsuların içinde yıldızların bulunduğunu fark edebildi.

Ancak bu alana yönelik ilerlemenin gerçekleşebilmesi için daha büyük teleskopların geliştirilmesi gerekiyordu. 1800’lü yılların ortasında William Parsons, 182 santimetrelik çapa sahip teleskobuyla, gökyüzündeki bulutsuların bazılarının sarmal şekillerini ortaya çıkarmıştı. Bu sarmal bulutsular, tıpkı Kant’ın 70 yıl önce söylediği gibi yıldızların oluşturduğu bir sistemdi aslında. Ancak hiç kimsenin bu bulutsulara olan mesafeleri ölçemediğini söyleyelim. Bunca gözlem ve çıkarımdan sonra sarmal bulutsuların başlı başına birer galaksi olup olmadığı sorunu, sonradan “ada evren teorisi” olarak bilinecekti.

Buraya kadar insanların evren hakkında merak ettiği husus, evrenin ne kadar büyük olduğu konusuydu. Çağlar boyunca insanlar, ne kadar büyük bir evrenin içinde yaşadığını hep merak etmişti çünkü. Fakat gerek mesafe ölçüm tekniklerindeki yetersizlikler, gerek gözlem alanındaki kısıtlılıklar, insanların kozmolojik ölçekte evreni araştırmasına izin vermemişti. Evrenin sadece Samanyolu Galaksisi’nden ibaret olduğu şeklindeki dönemin astronomi camiasına hakim olan bu görüşe bakarak, insanların “evren acaba genişliyor mu” sorusunu sormak için daha uzun yıllar beklemesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Unutulmuş Bir Şahsiyet : Henrietta Swan Leavitt

“Evrenin genişlediğini kim keşfetti?” sorusu insanlar tarafından sorulduğu zaman aklımıza ilk ve belki de tek gelen kişi ünlü astronom Edwin Hubble’dır. Evet bu hususta Hubble’ın çalışmalarının, bizi evrenin genişlediği sonucuna götürdüğü doğrudur. Fakat Hubble’dan önce yaptığı çalışmalarla evrenin genişlediği keşfinin gerçekleştirilmesinde büyük payı olan insanlardan birisi de Henrietta Swan Leavitt’dir.

Henrietta Leavitt, 1868 yılında Amerika’da doğmuş kadın bir astronomdur. Harvard Üniversitesi’nde lisans öğrenimine başlayıp orada felsefe, analitik geometri, Latin ve Antik Yunan dilleri, matematik ve astronomi eğitimi aldıktan sonra Harvard Gözlemevi’nde çalışmaya başlar. Gözlemevindeki işi aslen yıldızların parlaklıklarını belirlemek ve onları kataloglamaktı. Ancak Leavitt birçok kişi tarafından “insan bilgisayarı” olarak görülüyordu. Çünkü uzun mesailer yapmasına rağmen çok düşük bir ücret karşılığında çalışıyordu.

Görsel: Henrietta Swan Leavitt.

Harvard Gözlemevi’nin müdürü Edward Charles Pickering, Büyük ve Küçük Macellan Bulutları’ndaki yıldızları gözlemlemek ve onları fotoğraf levhalarında kaydedilen parlaklıklarıyla kıyaslamak üzere Leavitt’i görevlendirmişti. Leavitt bunun üzerine adı geçen bulutsularda diğer yıldızlardan farklı birtakım yıldızlar tespit etti. Bu yıldızlar bugün “Cepheid(Sefe) Değişen Yıldızları” olarak bilinmektedir.

Sefe Değişen Yıldızları, adından da anlaşılabileceği üzere diğer yıldızların aksine parlaklıklarında değişim gözlenen yıldızlardır. Bu yıldızların büyüklükleri ve sıcaklıkları, belirli süreler boyunca bir değişime uğrar ve bu değişimin sonucu olarak parlaklıklarında da bir artış ya da azalış gözlemlenir. Yıldızın büyüklüğü ve sıcaklığı artınca parlak gözükürken, küçüldükçe ve sıcaklığı azaldıkça da parlaklığı azalır. Değişen yıldız denmesinin sebebi de budur aslında.

Leavitt, Macellan Bulutsuları’nda toplamda 1777 tane Sefe Değişen Yıldızı tespit etmişti ve bu sonuçlarını, “1777 Variables in the Magellanic Clouds” isimli makalesinde Edward Pickering’in adıyla yayınladı. Leavitt bulgularını makalesinde şöyle dile getiriyordu: “Parlak yıldızların değişim dönemlerinin uzun olması dikkate değerdir.”

Leavitt’in bulduğu şey aslında Sefe Değişen Yıldızları’nın parlaklık ile sürelerinin arasındaki ilişkiydi. Buna göre daha sönük Sefe Yıldızları’nın parlaklığındaki değişim daha kısa sürede, daha parlak olanlarının parlaklığındaki değişim ise daha uzun sürede gerçekleşiyordu. Bu fenomen ise günümüzde parlaklık-dönem ilişkisi olarak bilinmektedir.

Görsel: Leavitt tarafından 1912 yılında hazırlanan makaleden bir grafik. Grafikteki yatay eksen, ilgili Sefe yıldızının dönem(süre) aralığı. Dikey eksen ise yıldızın kadiri(parlaklık derecesi). Çizgiler ise yıldızın minimum ve maksimum parlaklığına karşılık gelen noktaları birbiriyle birleştiriyor.

O dönemde Macellan Bulutsuları’nın mesafesi bilinmemekle birlikte, içindeki yıldızların Dünya’ya yaklaşık aynı mesafede olduğu kabul edilebilirdi. Bu ön kabule dayanarak Leavitt şöyle bir mantık yürüttü: Eğer Sefe Yıldızları’nın hepsi bize aynı mesafede ise ve parlaklık-dönem ilişkilerine bakarak hangisinin daha parlak olduğu da biliniyorsa, yıldızların birbirlerine göre görünür parlaklıkları arasındaki fark, aynı zamanda onların gerçek parlaklıkları arasındaki fark ile aynı olmalıdır. Böylece Küçük Macellan Bulutsusu’nun ne kadar uzakta olduğu ölçülebilirse, Sefe Değişen Yıldızları’nın mutlak parlaklık gibi özellikleri belirlenebilecek ve bu yıldızlar, evrendeki mesafeleri belirlemede adeta “standart mum” olarak işlev görecekti.

Bunun üzerine Leavitt, Macellan Bulutsuları’na olan mesafenin ölçülmesini bekliyordu. Mesafe ölçümünü gerçekleştirecek olan kişi ise Danimarkalı astronom Ejnar Hertzsprung olacaktı. Hertzsprung, “istatistiksel paralaks” yöntemini kullanarak bunu başaracaktı. Bu yöntem, Güneş Sistemi’nin uzaydaki hareketinden faydalanarak uygulanır. O dönemde yapılan hesaplara göre Güneş Sistemi uzayda saniyede 20 kilometre hızla yol alıyordu. Bu, yılda 4 Astronomik Birim( 1 astronomik birim Dünya ile Güneş arasındaki mesafeye denir), 10 yılda ise 40 astronomik birim ederdi.

Paralaks yönteminin mantığına göre, gözlemcinin iki gözlem noktası arasındaki mesafesi ne kadar artıyorsa, uzaklığı belirlenecek cismin konumundaki kayma da o kadar artmaktadır. Böylece Güneş Sistemi uzayda ne kadar çok hareket ederse, Küçük Macellan Bulutsusu’ndaki yıldızların görünen pozisyonu da o kadar kaymalıydı. Hertzsprung bu yöntemle Bulutsudaki yıldızların 0,0001 yay saniyelik paralaksa sahip olduğunu hesapladı. Bir diğer ifadeyle Macellan Bulutsusu’nun gökyüzündeki konumu, bir derecenin otuz altı milyonda biri kadar değişmişti! Bu, ölçülmesi neredeyse imkansız olan küçücük bir değerdi. Ama Hertzsprung bunu ölçmeyi başarmıştı.

Ölçüm sonuçlarına göre Küçük Macellan Bulutsusu 10 kiloparsek mesafede, yani 33.000 ışık yılı uzaktaydı. O zamana kadar gökyüzünde en uzak olduğu bilinen cismin, 40 parsek(Yaklaşık 130 ışık yılı) uzaklıktaki Boğa Yıldız Kümesi’nin olduğu düşünülürse, Hertzsprung bilinen evrenin boyutunu tek bir ölçümle 250 katına çıkarmıştı!

20.yüzyılın şafağına girerken Hollandalı astronom Jacobus Kapteyn, zamanının en güncel verileriyle Samanyolu Galaksisi için -tabi o zamanlar evrenin kendisi olarak biliniyordu- bir model önerdi. Bu modele göre Samanyolu ya da evren, çap olarak 30.000 ışık yılı büyüklüğünde, en olarak ise 6.000 ışık yılı genişliğinde bir yıldız sistemiydi. Güneş’i evrenin merkezinin yakınlarına yerleştiren Kapteyn’in bu modeli, “Kapteyn’in Evreni” olarak bilinir. Artık evrenin boyutları belirlenmişti: 30.000 ışık yılı çapında ve 6.000 ışık yılı genişliğinde olan bir evrenin içinde yaşıyorduk.

Çalışmalar Mount Wilson Gözlemevi’nde Devam Ediyor

Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinde 1904 yılında kurulan Mount Wilson Gözlemevi, 2.5 metrelik Hooker teleskobu ile 1949’a kadar dönemin en büyük gözlemevi olarak faaliyet göstermeye başlamıştı. Aslen Güneş’i gözlemlemek üzere Yerkes Gözlemevi bünyesinde kurulan bu gözlemevi, çok yakında bağımsız bir gözlemevi haline dönüşmüştü.

Dönemin en seçkin astronomları, gözlemlerini ve çalışmalarını gerçekleştirmek üzere bir bir Mount Wilson Gözlemevi’ne geliyordu. 1885 doğumlu Amerikan astronom Harlew Shapley de astronomi çalışmalarına devam etmek üzere buraya gelmişti. Görevi, Samanyolu Galaksisi’nde bulunan “küresel kümelerin” mesafelerini, Henrietta Leavitt’in Sefe Değişen Yıldızlar için bulduğu parlaklık-dönem ilişkisini kullanarak hesaplamaktı.

Görsel: ABD’nin California eyaletinde bulunan Mount Wilson’daki gözlemevi, inşa edildiği tarihte dünyanın en büyük teleskobu ünvanına sahipti.

Harlew Shapley’in küresel yıldız kümeleri üzerine yaptığı çalışmalar, astronomi camiasında oldukça iyi bilinir. O dönemde yıldız kümelerinin ne kadar uzakta olduğuna ilişkin yaptığı çalışmalar, insanların evren algısında büyük bir değişim başlatacaktı. Shapley, 1914 yılında “yıldız kümelerindeki yıldızların renkleri ve kadirleri(parlaklıkları) üzerine dayalı çalışmasına” başlamıştı.

İlk olarak, Herkül Kümesi’nin uzaklığını belirlemeye çalıştı. Bulduğu uzaklık ise yaklaşık 100.000 ışık yılıydı. Bu sonuç, dönemin bilim dünyasını adeta şoka uğratmıştı. Çünkü kimse bu kadar büyük bir mesafenin bulunacağını beklemiyordu. Gerçi sonradan yapılan daha güvenilir ölçümler neticesinde Herkül Kümesi’nin 36.000 ışık yılı kadar uzakta olduğu anlaşılacaktı. Fakat bu değer bile, evrenin o gün bilinen büyüklüğünün ötesinde bir mesafeydi.

Shapley, evrenin o anki inanılan büyüklüğünden daha büyük bir değer bulmasını, geçmişteki yapılan hatalı ölçümlere yoruyordu. Eğer daha doğru verilerle ve yöntemlerle evrenin genişliği ölçülseydi, evrenin daha büyük bir yer olduğu anlaşılacaktı. Böylece kendi bulduğu sonuçların herhangi bir çelişki yaratmadığını söylüyordu.

Astronomi, artık yeni bir tartışmaya gebe olmak üzereydi. Gökyüzünde bu kadar büyük mesafelerin ölçüldüğü ortaya çıkıyorsa o zaman evrenin sanıldığından da büyük bir yer olması gerekiyordu. Samanyolu Galaksimiz, evrendeki tek galaksi miydi yoksa evren, başka galaksileri de içinde barındırabilecek kadar geniş bir uzay mıydı?

Evrenin Büyüklüğü Hakkındaki O Ünlü “Büyük Tartışma”

Astronomi tarihindeki “Büyük Tartışma”, Amerikalı astronomlar Harlew Shapley ve Heber Doust Curtis arasında geçen, evrenin büyüklüğüne ilişkin fikir ayrılıklarının oluşturduğu bir dizi tartışmadır. Bu fikir ayrılığı ise Samanyolu’nun dışında başka galaksiler olup olmadığı yönündeydi. Shapley, Samanyolu’nun evrendeki tek bir galaksi ve dolayısıyla evrenin kendisi olduğunu söylerken Curtis, gökyüzündeki sarmal bulutsuların aslında Samanyolu gibi başlı başına birer galaksi olduğunu ifade ediyordu.

1919 yılında Harlew Shapley, Samanyolu Galaksisi için yeni modelini açıkladığı makalesini yayınladı. Modelini küresel kümelerin gökyüzündeki asimetrik dağılımına dayandırarak Samanyolu’nun çapının 100 kiloparsek olduğunu, bir diğer ifadeyle Kapteyn’in bulduğu değerin 10 katı olduğunu söylüyordu. Shapley’e göre evren 100 kiloparsek çapında ve sarmal bulutsular da bu evrenin içinde bulunan yapılardan ibaretti.

Nicolaus Copernicus‘un Güneş Merkezli Evren Modeli’ni ortaya atmasından bu yana astronomlar, Güneş’in evrenin merkezinde olduğu inancına sahipti. Bu modele göre Güneş, bütün yıldız sistemlerinin ortasında, merkezi bir konumda bulunuyordu. Ancak Shapley, Samanyolu Galaksisi boyunca küresel kümelerin dağılımını incelediği zaman, bu dağılımın Güneş Sistemi’nin evrenin merkezinde olmadığı görüntüsünü verdiğini fark etti. Bu şekilde 1917 yılında Shapley, Güneş’in galaksimizin merkezinde bulunmadığı sonucuna varmıştı.

Görsel: Gökyüzünde görülen Andromeda Bulutsusu. İnsanlık yüzyıllar boyunca Andromeda’nın Samanyolu Galaksisi içinde olduğunu düşünüyordu.

Heber Doust Curtis ise yayınladığı bir makalede Shapley’in görüşünden oldukça ayrı bir fikir belirtiyordu. Samanyolu’nun aslında Kapteyn’in ifade ettiği gibi yaklaşık 10 kiloparsek(30.000 ışık yılı) genişliğinde olduğunu savunarak Shapley’in tahmininden oldukça düşük bir tahmin vermişti. Yani Curtis, Samanyolu Galaksisi’nin daha küçük bir yer olduğunu düşünüyordu. Ayrıca Curtis’e göre sarmal bulutsular aslında birer gökada, yani Samanyolu gibi bir galaksiydi.

Curtis’in sarmal bulutsuların gerçekte galaksiler olduğu sonucuna varmasının nedeni birkaç gözleme dayanmaktadır. Bunlardan birisi de galaksimizde gözlemlenen novaların, sarmal bulutsularda gözlemlenen novalara oldukça benzer olmasıydı. Curtis’in Shapley’in evren modeline inanmamasının asıl sebebi ise Sefe Değişen Yıldızları’nın iyi bir mesafe ölçüm aracı olduğunu düşünmemesiydi. Bu nedenle Shapley’in küresel kümeler için bulduğu uzaklık değerlerine ve Samanyolu’nun büyüklüğüne ilişkin verdiği sayıya itibar etmemişti.

Öte yandan Mount Wilson Gözlemevi’nde çalışan bir diğer astronom Adriaan Van Maanen, birkaç sarmal bulutsunun içsel dönüş hareketlerini ölçmeye çalışıyordu. Bir diğer ifadeyle, bulutsunun içindeki yıldızların galaksi etrafındaki dönüş hızını belirlemeye çalışan Van Maanen, bunu başarmak adına gökyüzünün birkaç yıl arayla çekilmiş fotoğraflarını karşılaştırarak, yıldızların açısal dönüş hızlarını ölçecekti.

Bu sarmal bulutsuların ne kadar uzakta olduğu bilindiği sürece, içlerindeki yıldızların sahip olduğu açısal dönüş hızı değerlerini, onların gerçek dönüş hızlarına çevirebilirdi. Shapley’e göre eğer Curtis’in dediği gibi sarmal bulutsular Samanyolu’nun gerçekten dışında olsalardı, bulutsular çok uzakta olacakları için yıldızların dönüş hızlarının ışık hızına yakın olması gerekirdi. Çünkü yıldızlar ancak bu kadar yüksek bir hıza sahip olurlarsa hızları devasa uzaklıklardan bile fark edilebilirdi. Shapley yıldızların bu kadar hızlı hareket edebileceklerine ihtimal vermediği için sarmal bulutsuların Galaksimiz’in içinde, yakınlarda bir yerde olduğuna kanaat getirmişti.

Evren Statik(Durağan mı) Yoksa Genişliyor mu?

Albert Einstein 1915’in Kasım ayında Genel Görelilik Teorisi’ni yayınlamıştı. Bu teori, uzay ve zamanın doğası hakkında daha önceden söylenmemiş bir şey söylüyordu. Einstein’a göre kütleçekimi dediğimiz olay aslında uzay-zamanın bükülmesinin bir sonucuydu. Cisimler Isaac Newton‘un söylediği gibi bir çekim kuvveti hissetmiyor, daha büyük kütleli cisimlerin yarattığı uzay-zaman bükülmesinin içinde hareket ediyordu. Biz de bu olayı kütleçekimi ya da yer çekimi kuvveti olarak adlandırıyorduk.

Einstein bu teoriyi ortaya attığı dönemde evrenin sabit, statik bir yer olduğuna ilişkin bilim camiasında genel bir kanı vardı. Einstein’ın da inandığı gibi evren değişmiyor, öylece genişlemeden sabit bir şekilde duruyordu. Çünkü gökyüzündeki yıldız, bulutsu gibi gök cisimlerine bakıldığı zaman o güne kadar hiçbirinin uzaklaşır şekilde hareket ettiği gözlemlenmemişti. Bu yüzden değişime kapalı, sabit bir evrenin içinde yaşıyoruz diye düşünüyordu insanlar.

Ancak Einstein’in Genel Görelilik denklemleri tam aksini söylüyordu. Denklemlerden çıkan sonuç, evrenin sabit bir yer olmadığıydı. Yani denklemler, evrenin durağan olmaktan ziyade ya genişliyor ya da büzülüyor olabileceğini ifade ediyordu aslında. Tabii Einstein’in evren hakkındaki düşünceleri ise bambaşkaydı. O, durağan olmayan bir evrenin mümkün olmadığını düşünüyordu. Einstein, kendi denklemlerinin söylediğine inanmıyordu aslında.

Bunun üzerine Einstein, “kozmolojik sabit” olarak bildiğimiz bir ifadeyi denklemlerine ekleyerek, bu denklemleri evrenin durağan bir yapıda olmasını ifade edecek biçimde değiştirmişti. Böylelikle “sorun” ortadan kalkmış gözüküyordu. Kozmolojik sabitin denklemlere eklenmesiyle evren, yeniden durağan bir hal almıştı. Einstein’a göre evrenin durağan halde kalmasını mümkün kılan şey ise, madde ve enerjinin ürettiği kütleçekimi ve uzayın sahip olduğu doğal itici kuvvet arasındaki dengeydi.

Ancak az sonrada göreceğimiz gibi galaksilerin uzaklıkları ve bizden uzaklaşma hızları tespit edildiğinde, bu cisimlerin uzaklaşmalarına neden olan şeyin, aslında evrenin genişlemesi olduğu ortaya çıkacaktı. Einstein bunun üzerine denklemlerine eklediği “kozmolojik sabit” ifadesinin, hayatının en büyük gafı olduğunu kendi ağzından söyleyecektir.

Friedmann Evren Modeli

Einstein’in 1915 yılında Genel Görelilik denklemlerinden türettiği durağan bir evren modelini ortaya atmış, bundan iki yıl sonra da De Sitter’in madde ve radyasyondan yoksun, genişleyen bir evren modelini öne sürmüştü. Ancak bu iki evren modeli de birçok açıdan sorunlu gibiydi. Örneğin De Sitter’in evren modeli, boş bir evren modeline işaret ediyordu. Halbuki içinde yaşadığımız evren madde ve radyasyonla dolu bir evrendi.

Bunun üzerine 1922 – 1924 yılları arasında Rus fizikçi ve matematikçi Alexander Friedmann, Einstein’in kozmolojik sabit eklediği alan denklemlerinin bir çözümü olarak, içinde madde ve enerjinin de bulunduğu genişleyen bir evren modeli ortaya koymuştu. Bu model ise Hollandalı fizikçi De Sitter’in madde ve enerjiden arındırılmış, boş bir evren modelinden daha gerçekçiydi.

Friedmann, bulduğu sonuçları Einstein ile de paylaşmıştı. Ancak Einstein, genişleyen bir evren modeline pek sıcak bakmıyordu. Ona göre evren statik, durağan bir yapıdaydı. Buna rağmen Friedmann’ın genişleyen evren teorisi, birçok bakımdan devrimsel bir düşünceydi. Ortaya attığı denklemler bugün modern kozmolojinin temellerini oluşturduğunu ifade edebiliriz. Nitekim yazının ilerleyen kısımlarında da göreceğimiz üzere Edwin Hubble, galaksilerin bizden uzaklığı ile uzaklaşma hızları arasındaki ilişkiyi keşfettiği zaman genişleyen bir evrende yaşadığımız anlaşılınca, Friedmann’ın deney ve gözlem yapmadan sadece matematiksel yolla bulduğu evrenin genişliyor olduğu sonucunun ne kadar doğru olduğu ortaya çıkacaktı.

Vesto Slipher Bulutsuların Hızını Ölçüyor

Galaksilerin radyal(ışınsal) hızlarını tarihte ilk defa ölçmeyi başaran Amerikalı astronom Vesto Slipher, uzak galaksilerin ışığının Doppler Etkisi sonucu “kırmızıya kaydığını” keşfeden ilk bilim insanıydı. Slipher’in işi, uzak galaksilerden gelen ışığın kırmızıya kayma oranını ölçmek ve bu orandan galaksilerin ne kadar hızlı uzaklaştığını tespit etmekti. Radyal hız derken kastedilen de aslında budur.

Neredeyse mazisi Immanuel Kant’a kadar uzanan, Shapley ve Curtis arasında gerçekleşen “Büyük Tartışma” ile zirve yapan “sarmal bulutsuların ayrı birer galaksi mi yoksa galaksimizin içinde bulunan yapılar mı” sorunu, Vesto Slipher’ın da dikkatinden kaçmış olamazdı. Böylelikle Slipher, sarmal bulutsuların radyal hızlarını ölçmek üzere çalışmalara başladı.

Görsel: Vesto Slipher

17 Eylül 1912 yılında Vesto Slipher, o dönemde “Andromeda Bulutsusu” olarak bilinen bu yapının uzaklaşma hızını spektrograf kullanarak tespit etmek amacıyla 2 hafta boyunca yoğun bir çalışma gerçekleştirdi. Bulduğu sonuçlar ise şaşırtıcıydı. Andromeda Nebulası saniyede 300 kilometrelik bir hızla bizden uzaklaşıyordu!

Slipher şimdi dikkatini, NGC 4594 olarak adlandırılan, Virgo Süperkümesi’ndeki sarmal yapılı galaksiye çevirdi. Spektrografıyla yapılan ölçümler, galaksinin tayfsal çizgilerinin(ışığının) oldukça kırmızıya doğru kaydığını gösteriyordu. Bu da demek oluyordu ki galaksi, Dünya’dan saniyede yaklaşık 1000 kilometre hızla uzaklaşıyordu. O dönemde yaşayan astronomlar açısından bu çok şaşırtıcı bir sonuçtu diyebiliriz. Kendi deyişiyle: “Bulutsu, Güneş Sistemi’nden uzaklaşıyordu.”

1917 yılında Slipher, 25 bulutsunun hız ve mesafe ölçümlerini de gerçekleştirince artık kozmik cisimler için hız-mesafe ilişkisinin temellerini bu ölçümleriyle atmış bulunuyordu. Galaksimize yakın olan bulutsuların hızları görece az iken, en uzakta olan sarmal bulutsuların da en büyük hızlara sahip olduğunu fark etmişti Slipher.

Vesto Slipher’in bu sonuçlarıyla birlikte yeni bir evren görüşü ortaya çıkıyordu. Evren, durağan bir kozmik gökcisimleri sahnesinden, bir anda sürekli uzaklaşma ya da yakınlaşma eğilimi gösteren hareketli sarmal bulutsular sahnesine dönüşmüştü. Güneş Sistemi’de böyle hareket eden bulutsulardan birinin içindeydi belki de: Samanyolu Galaksisi de hareket ediyor olabilirdi.

Edwin Hubble Sahnede

Hubble Uzay Teleskobu’nun da isim babası olan Edwin Hubble, 1889 yılında Amerika’da dünyaya gelmişti. Amerika Birleşik Devletleri 1917 yılında Almanya’ya savaş ilan ettikten sonra gönüllü olarak orduya katılan Hubble, Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra Cambridge Üniversitesi’nde astronomi eğitimi almaya karar verdi.

1919 yılında Mount Wilson Gözlemevi’nin kurucusu George Ellery Hale, Hubble’ı gözlemevinde çalışması için davet etmişti. Edwin Hubble gözlemevine vardığı sırada 2.5 metrelik çapıyla o zamanlar Dünya’nın en büyük teleskobu olan Hooker Teleskobu ise henüz yeni kurulmuştu.

Mount Wilson’daki teleskobu kullanma ayrıcalığına sahip olan Hubble, Andromeda Bulutsusu’ndaki Sefe Değişen Yıldızları’nı gözlemlemek üzere çalışmalara başladı. Henriette Leavitt’in Sefe Değişen Yıldızları için bulduğu parlaklık-dönem ilişkisini kullanan Hubble, astronomi alanında o ana kadar en devrimsel keşiflerden birini yapmak üzereydi aslında.

Yıldızların geçen zamana bağlı olarak parlaklık değişimlerini hesaplayarak, Andromeda Bulutsusu’ndaki mesafelerini ölçtüğü Sefe Değişen Yıldızları’nın, Samanyolu’ndaki yıldızlardan çok daha uzakta olduğunu keşfetmişti. Öyle ki Hubble, Andromeda Galaksisi’nin yaklaşık 900.000 bin ışık yılı uzakta olduğunu bulmuştu. Bu neticeye bakarak, Andromeda’nın Samanyolu Galaksisi içinde olamayacak kadar uzakta olduğunu ve böylece onun bir galaksi olması gerektiği sonucuna vardı.

Hubble Kanunu

Yukarıda Edwin Hubble’in, parlaklık-dönem ilişkisini kullanarak Andromeda Bulutsusu içindeki Sefe Yıldızları’nın uzaklıklarını ölçtüğünü ve böylece Andromeda’nın uzaklığını bulduğundan bahsetmiştik. 1929 yılında Hubble, asistanı Milton Humason ile bu sefer gökyüzündeki diğer sarmal bulutsuların mesafelerini ölçme işine girişti.

Görsel: Hubble’ın galaksiler için bulduğu hız-mesafe ilişkisi. Dikey eksen, galaksilerin Dünya’ya göre hızlarını belirtirken yatay eksende galaksilerin Dünya’dan mesafesi gösteriliyor. Galaksilerin uzaklığı arttıkça uzaklaşma hızları da artıyor. Bu ilişki günümüzde Hubble Kanunu olarak da bilnir.

Hızlarını bildiği 46 gökadayı gözlemleyen Hubble, aynı yılın Ocak ayında yayınladığı “Gök Ada Dışı Bulutsuların Uzaklığı ve Dikey Hızı Arasında Bir İlişki” başlıklı makalesinde, galaksilerin uzaklığı ile hızları arasında doğrudan bir mesafe olduğunu belirtmişti. Bu ilişkiye göre evrendeki galaksilerin neredeyse hepsi, Samanyolu Galaksisi’nden uzaklaşıyor gözüküyordu. Dahası, bir galaksi ne kadar uzaktaysa o kadar hızla uzaklaşıyordu. Öyle ki Hubble ve asistanı, ışık tayfları kırmızıya kayan gök adaların saniyede 19.700 km’ye varan hızlarla uzaklaştıklarını tespit etmişlerdi. Tespit edebildikleri en uzak gök adayı ise 35 megaparsek uzağa(110 milyon ışık yılı) yerleştirdiler.

Hubble’ın galaksilerin uzaklıkları ve hızları arasındaki bulduğu bu ilişki, “Hubble Kanunu” olarak adlandırılır. Hubble Kanunu galaksilerin, mesafelerine bağlı olarak Samanyolu Galaksisi’nden uzaklaşma hızını belirleyen bir parametreydi artık. Bir diğer ifadeyle galaksi, Samanyolu’ndan ne kadar uzaktaysa o kadar hızlı uzaklaşıyordu. Galaksilerin hızlarının belirlenmesini sağlayan yöntem ise, galaksilerden gelen ışığın spektrumdaki kırmızıya kayma oranıydı.

Daha öncesinde Vesto Slipher da galaksilerin uzaklaşma hızlarından bu ilişkiyi fark etmişti. Ancak mesafe-uzaklık ilişkisini net olarak ifade edip, kanun haline getiren kişi Edwin Hubble olmuştur.

Hubble şimdiye kadar bulduğu verileri kullanarak, Hubble Kanunu için bir değer ölçmeye çalıştı. Buna göre, galaksilerin mesafelerini de hesaba katarak uzaklaşma hızları için megaparsek başına saniyede 501 kilometrelik bir hız bulmuştu(1 Megaparsek 3.26 milyon ışık yılına eşittir). Bir diğer ifadeyle galaksiler, her 3.26 milyon ışık yılı uzaklığında bizden saniyede 501 kilometre hızla uzaklaşıyordu. Tabi Hubble’ın bulduğu bu değerin, gerçek değerden 10 kat daha yüksek olduğu sonradan anlaşılacaktı. Günümüzde evrenin genişleme hızı için ölçülen en modern değerler megaparsek başına saniyede 60-70 kilometre arasında değişmektedir. Sayıdaki bu belirsizlik ise ölçüm yöntemlerinin farklılığına dayanır.

Her ne kadar Hubble Kanunu’nun keşfi Edwin Hubble’a dayansa da hesaplanabilir bir oranda genişleyen evren modeli ilk olarak yukarıda da bahsettiğimiz gibi Alexander Friedmann tarafından 1922’de ortaya atılmıştı. Ancak Friedmann, Hubble ve diğerlerinin tersine herhangi bir gözlemde bulunmayarak, matematiksel denklemlerden yola çıkarak böyle bir sonuca varmıştı.

Evrenin Genişlediğini Kim Buldu?

1927 yılında Belçikalı astronom George Lemaitre, o zamanlar pek meşhur olmayan bir Belçika dergisinde, Fransızca kaleme alınmış bir makale yayınlamıştı. Makalenin başlığı ise şöyleydi: ” Galaksi Ötesi Bulutsuların Radyal Hızlarını Hesaba Katarak Sabit Kütleli ve Artan Çapıyla Homojen Bir Evren”. Lemaitre bu makalesinde Friedmann’ın çözümlerinden birini tekrardan keşfetmişti aslında. Fakat bulduğu sonuç bundan ibaret olmayıp hem evrenin genişlediğini keşfeden Lemaitre, bu genişlemeyi Genel Görelilik Teorisi’nin bir sonucu olarak da yorumlamıştı.

Lemaitre, uzaklaşan galaksilerin kırmızıya kayma oranlarının, durağan bir evrendeki galaksilerin uzaklaşma hareketi olmadığını, buna sebep olanın aslında genişleyen bir evrenin kendisi olduğu yorumunu yapmıştı. Yani Lemaitre, evrenin genişlediğini söylüyordu.

Bu o kadar çarpıcı bir yorumdu ki sonradan evrenin genişlediğini keşfeden kişi olarak tanınacak Hubble bile genişleyen bir evren modelini kabul etmekte çok zorlanmıştı. Evrenin genişlemesi nedeniyle uzak galaksiler bizden, mesafelerine orantılı olarak bizden uzaklaşıyordu. İşte bu ifade Hubble Kanunu olarak bilinir ve şöyle ifade edilir:

v = Hl, (1)

1931 yılının Kasım ayında Lemaitre, bulduğu sonuçları “L’Expansion de l’Espace” başlığı altında yayınlamıştı. Burada Lemaitre, sonu olan küresel bir evren modelini tanıtıyordu. Ayrıca herhangi bir sınırı da olmayan bu evren, sürekli olarak genişlemekteydi.

İşin özü Lemaitre, Hubble Kanunu keşfedilmeden 2 yıl önce evrenin genişleme hızına ilişkin bir oran bulmuştu. Edwin Hubble, Lemaitre’den 2 yıl sonra daha doğru bir değer bulunca da bu kanun, Hubble Sabiti ya da Hubble Kanunu olarak bilinecekti. Ancak Lemaitre’nin evrenin genişleme oranını ne kadar doğru tahmin ettiği pek önemli değildir. Önemli olan, evrenin genişliyor olduğunu anlamasıdır. Bu bakımdan Lemaitre’nin, evrenin genişlediğini ifade eden ilk kişi olduğunu söyleyebiliriz.

Einstein’ın Tepkisi

1927 yılında Brussel’deki Solvay Konferansı’nda Lemaitre, evrenin genişlemesi hakkında yazdığı yeni makalesinin bir kopyasını Einstein’e gönderir. Lemaitre, Einstein’ın makaleyi okuduktan sonraki tepkisini bizlere şöyle aktarıyor: “Matematiksel olarak fevkalade, fizik bakış açısından ise iğrenç.” Einstein, Lemaitre’nin “evren genişliyor” bulgusuna verdiği cevap işte bu şekildeydi.

Çünkü Einstein hala evrenin durağan bir yapı olmayıp genişleyebileceğine inanmıyordu. Ayrıca 1917 yılında ortaya attığı durağan evren modelinin de evrenin gerçek bir modeli olduğunu söylüyordu. Fakat Einstein, Hubble’ın gözlemlerini yaptığı Mount Wilson Gözlemevi’ni ziyaret ettiği iki aylık süre boyunca, durağan evren inancının yanlış olduğunu anlayacaktı: “Uzak bulutsuların kırmızıya kayma olgusu, sağlam olmayan inanç temelimi bir çekiç darbesi gibi yıkmıştır.” diyordu Einstein ve ekliyordu: “Kırmızıya kayma hala gizemini koruyor. Geriye kalan tek olasılık, bir süre durağan kalmaya devam eden ve sonrasında genişlemeye başlayan bir evren modeli ortaya koymak. Fakat hiç kimse buna inanmayacaktır. Bulutsuların uzaklaşma hızlarından ortaya çıkan sayılar, bu büyük evren için çok küçük bir yaş vermektedir.”

Görsel: Albert Einstein, Mount Wilson Gözlemevi’nde gözlem yapıyor. Yanındaki kişi ise Edwin Hubble.

Bu sözlere bakılırsa Einstein, genişleyen bir evren modelinin, evrenimizin gerçekliği olup olmadığı konusunda hala bir şüphe içinde görünüyordu. Fakat artık o, durağan bir evrenin fanatik savunucularından birisi değildi. Evrenin durağan bir yapıda gözükmesini sağlamak adına denklemlerine yerleştirdiği o ünlü “kozmolojik sabitin”, hayatının en büyük gafı olduğunu söylüyordu artık.

Hubble, Yaptığı Keşfi 1929 Yılında İlan Ediyor

1929 yılında ise Edwin Hubble, galaksiler için bulduğu uzaklık-hız ilişkisini yayınladığı makalesini bilim camiasına arz ediyordu. Fakat makalesinde ne George Lemaitre’den ne de Vesto Slipher’dan bahsetmişti. Lemaitre evrenin genişlediğini keşfeden ilk kişiyken, çoğu galaksinin hızlarını ölçen de Slipher’dı. Galaksilerin uzaklıklarını ise Edwin Hubble ve asistanı Milton Humason ölçmüştü.

Ancak daha önce de bahsedildiği gibi Hubble’ın, Hubble Sabiti için bulduğu değer megaparsek başına saniyede yaklaşık 500 kilometreydi ki bu değere bakılırsa, evrenin sadece iki milyar yaşında olduğu ortaya çıkacaktı. Bunun yanı sıra Hubble, galaksilerin bizden uzaklaşmasına sebep olan fenomenin evrenin genişlemesi olduğu hakkında da bir şey söylemiyordu.

Hubble’ın verisinde göze çarpan bir belirsizlik vardı. Bu nedenle Hubble Sabiti için verdiği değerin doğru olmadığı ortaya çıkınca Hubble’ın, evrenin genişlemesini keşfeden kişi olduğunu söylemek de pek doğru olmayacaktır. Lemaitre’nin de evrenin genişlemesi için verdiği değer çok doğru olmamakla birlikte O, bu keşfi Görelilik Teorisi’nin ışığında yorumlamış ve genişleyen bir evren modeli ortaya koymuştu. Bir diğer ifadeyle söyleyecek olursak evrenin genişlediğini keşfeden kişi George Lemaitre, genişleme hızını nispeten daha doğru hesaplayan kişi de Edwin Hubble’dı.

George Lemaitre’nin 1927’de Yayımladığı Makale İngilizceye Çeviriliyor

1930 yılına gelindiğinde Lemaitre, evrenin genişlemesi hakkında bahsettiği makalesini neredeyse kimsenin okumadığını anlamıştı. Bunun üzerine İngiliz astrofizikçi Arthur Eddington’a bir mektup yazarak makalesindeki sonuçlara dikkat çekmek istiyordu. Eddington mektubu okur okumaz Lemaitre’nin çalışmasının büyük bir öneme sahip olduğunu anladı ve makalenin İngilizce’ye çevrilmesi gerektiğine karar verdi. Böylelikle Kraliyet Astronomi Topluluğu’nun çıkardığı aylık dergide yayınlanabilecekti. Sadece kısa bir versiyonu olsa da makale, 1931 yılının Mart ayında dergide yayınlanmıştı. Bilim camiasının da dikkatini çeken bu makaleyle birlikte artık, evrenin genişlemesini keşfeden kişiler arasında George Lemaitre’nin de ismi geçmeye başlıyordu.

Özet:

Evrenin genişlediği olgusunun keşfedilmesi, bir anda gerçekleşmiş bir keşif değildi. Bu keşif, yıllara dayanan ve onlarca bilim insanının katkısını gerektiren bir süreçti aslında. Evren, içinde yaşadığımız gerçeklikti ve insanlar tarih boyunca bu gerçekliğin nasıl bir yer olduğunu anlamaya çalışmıştı. Bu arayışa yönelik ilk ciddi adımların Immanuel Kant’tan geldiğini görüyoruz. Kant, gökyüzündeki sarmal bulutsuların, kendi ifadesiyle birer “gökada” olabileceği ihtimalini ortaya atsa da bu, bilimsel bir hipotezden çok öznel bir yargıydı.

Evrenin genişlediğinin keşfedilmesine giden yolu döşeyen ilk çalışmanın, Henrietta Swan Levaitt’in Macellan Bulutsuları’ndaki Sefe Değişen Yıldızları’nın özelliklerini keşfetmesiydi diyebiliriz. Bu yıldızlar belirli bir parlaklık-dönem ilişkisine sahiplerdi. Bu keşif o kadar önemliydi ki gökyüzünde normalde mesafeleri ölçülemeyecek bulutsuların uzaklıklarını hesaplamada çok kritik bir rol oynamıştı.

Ardından Harlow Shapley, Vesto Slipher, Adriaan Van Maanen, Heber Doust Curtis ve daha nicelerinin sarmal bulutsuların mesafelerini belirlemek üzere yaptığı çalışmalar, evrenin genişlediğinin keşfedilmesinde önemli mihenk taşlarıydı. Fakat hiç kimse, o ana kadar yaptıkları çalışmaların evrenin genişliyor olduğu keşfine götüreceğini bilmiyordu.

Genişleyen bir evrenin olabileceği ihtimali, ilk olarak gözlemsel astronomiden değil fakat fizik alanından geliyordu. Alexander Friedmann 1922 yılında, Einstein’in kütleçekimi denklemlerinin genişleyen bir evren modelini temsil ettiğini kanıtlamıştı. Bu, bizzat evrenin genişlediğinin keşfi anlamına gelmiyordu fakat bu ihtimalin araştırılması için astronomlara büyük bir motivasyon sağlıyordu.

1927 yılında George Lemaitre, yayınladığı bir makalede, galaksilerin kırmızıya kayma oranlarını ve uzaklık-hız ilişkilerini hesaba katarak evrenin genişliyor olduğunu ifade ediyordu. Hatta uzak galaksilerin, bizden uzaklıklarına orantılı hızlarla uzaklaştıklarını söylüyordu. Lemaitre’nin yaptığı şey, sınırlı gözlemsel veriyle ortaya attığı teorisinin, gözlemler ile uyum içinde olduğunu göstermek olmuştu.

Edwin Hubble’ın yaptığı şey ise biraz daha farklıydı. 1929 yılında Hubble, galaksilerin uzaklıklarını belirlediği gözlemlerini ve ayrıca asistanı Humason ve Slipher’ın gözlem verilerini kullanarak, galaksilerin bizden uzaklaştığı sonucuna ulaşmıştı. Bu gözlemlere göre uzak sarmal bulutsuların(galaksilerin) uzaklaşma hızları ne kadar yüksekse, bizden olan uzaklıklarının da o kadar fazla olduğunu keşfetmişti. Hubble Kanunu ya da Hubble Sabiti olarak adlandırılan bu fenomen, gök cisimlerinin uzaklık-hız arasındaki ilişkisini belirtir.

Sonuç

Günümüzde, evrenin genişlediğini kim keşfetti sorusuna insanların çoğunun verdiği cevap Edwin Hubble olmaktadır. Bu cevabın hatalı olmamakla birlikte eksik olduğu söylenebilir. Çünkü George Lemaitre, Edwin Hubble’dan bağımsız olarak evrenin genişlediğini iki yıl önceden söylemişti. Üstelik bunu, Hubble gibi çok fazla gözlemsel veriye dayanmadan matematiksel olarak ifade etmişti. Bu hususta evrenin genişlediğini kim keşfetti sorusuna cevap olarak iki isim verilebilir: Edwin Hubble ve George Lemaitre.

Kaynaklar:

1- Futurism, “Discoverer of Nebulae and the Multi-galaxy Universe”. <https://futurism.com/kant>(Erişim Tarihi: 23.06.2021)

2-Gron,Oyvid. (2018) “The Discovery of The Expansion of The Universe“. Multidisciplinary Digital Publishing Institute. 1-17 .

3- Wikipedia, “Henriette Swan Leavitt”. <https://en.wikipedia.org/wiki/Henrietta_Swan_Leavitt>. (Erişim Tarihi: 24.06.2021)

4- Wikipedia, “Cepheid Variable”. <https://en.wikipedia.org/wiki/Cepheid_variable> (Erişim Tarihi: 24.06.2021)

5- NASA, “Great Debates in Astronomy”. <https://apod.nasa.gov/debate/debate.html>. (Erişim Tarihi: 24.06.2021)

6- Wikipedia, “Mount Wilson Observatory”. <https://en.wikipedia.org/wiki/Mount_Wilson_Observatory> (Erişim Tarihi : 24.06.2021)

7- Britannica, “Mount Wilson Obseravtory”. <https://www.britannica.com/topic/Mount-Wilson-Observatory>. (Erişim Tarihi: 24.06.2021)

8- Wikipedia, “Harlow Shapley”. <https://en.wikipedia.org/wiki/Harlow_Shapley>. (Erişim Tarihi : 25.06.2021)

9 – Wikipedia, “Vesto Slipher”. <https://en.wikipedia.org/wiki/Vesto_Slipher>. (Erişim Tarihi: 25.06.2021)

10- Wikipedia, “Hubble’s Law”. <https://en.wikipedia.org/wiki/Hubble%27s_law>. (Erişim Tarihi: 25.06.2021)

11- Wikipedia, “Edwin Hubble”. <https://en.wikipedia.org/wiki/Edwin_Hubble>. (Erişim Tarihi: 25.06.2021)

12- NASA, “About-Story – Edwin Hubble”. <https://www.nasa.gov/content/about-story-edwin-hubble>. (Erişim Tarihi: 25.06.2021)

13- Live Science, “What is the Hubble Law?”. <https://www.livescience.com/hubble-constant.html> (Erişim Tarihi : 25.06.2021)


Leave a Reply